Bağırsak Mikrobiyotası- Obeziteyle Mücadelede Kilit Oyuncu ve Çözümler
Obezite, çağımızın en yaygın sağlık
sorunlarından biri olup, dünya genelinde giderek artan prevalansıyla dikkat
çekmektedir. Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanan bu kompleks durum,
yalnızca genetik yatkınlık ve yaşam tarzı seçimleriyle değil, aynı zamanda bağırsaklarımızda
yaşayan trilyonlarca mikroorganizmanın oluşturduğu karmaşık ekosistem
olan bağırsak mikrobiyotası ile de yakından ilişkilidir.
Son otuz yılda obezite oranlarındaki çarpıcı
artış, çevresel faktörlerin ve özellikle bağırsak mikrobiyotasının bu
tablodaki kritik rolünü gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda, bağırsak
mikrobiyotasını modüle etmeye yönelik stratejiler, obezite ve ilişkili
metabolik bozuklukların yönetiminde umut vaat eden yeni terapötik yaklaşımlar
sunmaktadır.
Obezite, vücutta aşırı yağ birikimi
olarak tanımlanan ciddi bir hastalıktır. Zaman içinde sürekli pozitif enerji
dengesi sonucunda ortaya çıkan aşırı adipozite hali olarak belirtilmektedir.
Genellikle 30 kg/m²'den yüksek beden kütle indeksine (BKİ) sahip bireyler obez
olarak kabul edilmektedir.
Obezitenin Küresel Yaygınlığı
Obezite, dünya genelinde önemli
bir sağlık sorunudur. 2016 yılında 1,9 milyardan fazla yetişkinin aşırı kilolu,
650 milyonun üzerinde insanın ise obez olduğu bildirilmiştir. Son otuz yılda
obezite prevalansı ve insidansı hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde
hızla yükselmiştir. Hesaplamalara göre, 2030 yılına kadar erişkin
popülasyonunun %51'inin obez olacağı tahmin edilmektedir.
Obezitenin Etiyolojisi ve Nedenleri
Obezite, çok faktörlü bir etiyolojiye sahiptir. En yaygın nedeni, enerji alımı
ve harcaması arasındaki dengesizliktir. Bu dengesizlik, adipositlerin fazla
enerjiyi trigliserit olarak depolamasına ve aşırı yağ birikimine neden
olmaktadır.
Diğer etiyolojik faktörler
şunlardır:
•Düşük kaliteli diyet
Yağ,
rafine karbonhidrat ve enerji açısından zengin diyetler obezite salgınına
katkıda bulunan önemli çevresel faktörlerdir. Yüksek yağlı diyetler, sindirilen
besinlerden daha fazla enerji elde edebilen bakterilerin büyümesini
destekleyerek bağırsak emilimini artırır ve obezitenin ilerlemesine katkıda
bulunur.
• Genetik yatkınlık
Bireyler, genetik varyasyonlar nedeniyle obeziteye yatkın hale gelebilir.
Leptin (ob) ve leptin reseptörü (db) moleküllerini kodlayan genler obezite ile
ilgili en bilinen genlerdir. Ancak, obezitedeki artış sadece genetik etmenlerle
açıklanamamaktadır.
• İnsülin direnci ve sistemik inflamasyon
• Çevresel faktörler
Yeterli fiziksel aktivite yapılmaması, stres, ve intestinal mikrobiyota gibi
faktörler obezitenin etiyolojisinde rol oynar.
Obezitenin Sağlık Üzerindeki Etkileri (Komorbiditeler):
Obezite, birçok organ ve sistemi etkileyerek ciddi sağlık sorunlarına yol
açmaktadır. Bunlar arasında:
• Kardiyovasküler hastalıklar ve
hipertansiyon.
• Tip 2 diyabet.
• Kanser.
• Alkolsüz karaciğer hastalığı
(yağlı karaciğer hastalığı).
• Bilişsel bozukluklar.
• Ateroskleroz.
• Malnütrisyon.
• Erken ölüm riski.
Bağırsak Mikrobiyotası ve Obezite İlişkisi
Enerji Ekstraksiyonundan Enflamasyona
İnsan bağırsağı, yaklaşık
1.5-2 kilogram ağırlığında, 100 trilyondan fazla mikrobik hücre barındıran,
oldukça kalabalık ve heterojen bir ekosistemdir. Bu mikrobiyal
topluluğun %90'ından fazlasını Firmicutes ve Bacteroidetes filumları
oluşturmaktadır.
Bağırsak mikrobiyotası, konakçıyla
simbiyotik bir ilişki içinde olup, besinlerin sindirimi, enerjinin elde
edilmesi, vitamin üretimi, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi ve hatta iştah
kontrolü gibi pek çok fizyolojik süreçte merkezi bir rol oynar.
Ancak bu hassas denge bozulduğunda,
yani disbiyoz meydana geldiğinde, obezite ve ilişkili birçok metabolik
bozukluk için zemin hazırlanabilir. Obez bireylerin bağırsak mikrobiyotasında
genellikle Bacteroidetes sayısında azalma ve Firmicutes sayısında artış
gözlenmektedir.
Bu değişim, Firmicutes bakterilerinin
sindirilemeyen polisakkaritleri daha verimli bir şekilde hidrolize ederek
konakçı için daha fazla enerji kazanımı sağlamasıyla ilişkilendirilir; hatta Firmicutes'teki
%20'lik bir artışın günde yaklaşık 150 kalori ek enerji kazanımına yol
açabileceği hesaplanmıştır.
Obez bireylerin bağırsaklarında Bacteroidetes sayısının azaldığı ve Firmicutes sayısının arttığı belirlenmiştir. Bu oranlardaki artış, enerji alımını, depolamayı veya adipoziteyi teşvik etmek için olası bir konakçı aracılı yanıtla ilişkilendirilebilir. Kilo kaybı ile bu değişim geri dönebilir; obez deneklerin mikrobiyotaları, Bacteroidetes yoğunluğunda artış ve Firmicutes'te düşüş olmasıyla zayıf bireylerin mikrobiyotalarına benzemeye başlamıştır. Ancak bu bulgular evrensel değildir ve farklı çalışmalar arasında tutarsız sonuçlar da bildirilmiştir.
Bağırsak mikrobiyotası, eCB sistemini modüle eder. Obezite artmış eCB ile ilişkilidir. Artmış eCB, bağırsak geçirgenliğini ve plazma LPS seviyelerini artırarak adipogenezin artmasına katkıda bulunur.
Kilo kaybı ile bu oranlar genellikle tersine dönme eğilimi gösterir. Disbiyoz ayrıca, bağırsak geçirgenliğinin artmasına neden olarak lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteriyel endotoksinlerin sistemik dolaşıma geçişini kolaylaştırır. Bu durum, "metabolik endotoksemi" olarak adlandırılan düşük dereceli kronik inflamasyonu tetikler ve insülin direnci, yağ birikimi ve obezite gibi metabolik hastalıkların patogenezinde önemli bir rol oynar.
Obezitede görülen düşük dereceli sistemik inflamasyon, LPS'nin bağırsak lümeninden dolaşıma geçişinden kaynaklanır. LPS, Gram-negatif bakterilerin dış hücre zarında bulunan ve bakterilerin ölümü yoluyla bağırsak lümenine salınan yüksek oranda immünojenik bir moleküldür. Plazma LPS konsantrasyonlarındaki artış "Metabolik endotoksemi" olarak adlandırılır ve obezite, insülin direnci ve diyabet gibi çeşitli kronik hastalıkların patolojisinde rol oynar.
Bağırsak mikrobiyotası, yağ
depolanmasında, depolanabilir yağ sentezi için substrat oluşumunun modüle
edilmesinde ve enerji ekstraksiyonunda önemli bir rol oynar. Obez bireylerde
bağırsak mikrobiyotasının enerji ekstraksiyon kapasitesi, düşük ağırlıklı kişilere
göre belirgin şekilde artmıştır. Bağırsak bakterileri, sindirilemeyen diyet
polisakkaritlerinin fermentasyonuyla konakçı enerji ekstraksiyonunu artırır.
Özellikle obezlerde artan Firmicutes filumu, bağırsaklardaki liflerden çok
fazla miktarda kısa zincirli yağ asidi (KZYA) üretebilir ve bunların besin
olarak kullanılmasını sağlar.
Bütirat Kısa Zincirli Yağ Asidi:
Bağırsak Mikrobiyotasının Sağlık Elçisi ve Metabolik Dengedeki Rolü
Bağırsak mikrobiyotası tarafından sindirilemeyen diyet
polisakkaritlerinin fermente edilmesiyle üretilen temel metabolitlerden biri, kısa
zincirli yağ asitleri (KZYA) olarak bilinen asetat, propiyonat ve özellikle
de bütirattır. Bu KZYA'lar, bağırsak sağlığı ve konakçı metabolik
homeostazı için hayati öneme sahiptir.
Bütirat, özellikle kolon epitel hücreleri
için önemli bir enerji kaynağıdır. Aynı zamanda bağırsak bariyer bütünlüğünü
geliştirmede kilit bir rol oynar; müsin üretimini ve sıkı bağlantı
proteinlerinin (klaudin-1 gibi) transkripsiyonunu artırarak bağırsak geçirgenliğini
azaltır.
Bu bariyerin güçlenmesi, zararlı maddelerin
sistemik dolaşıma geçişini engelleyerek inflamasyonu önlemeye yardımcı olur.
Bütiratın anti-inflamatuar etkileri de iyi bilinmektedir; pro-inflamatuar
sitokinlerin (TNF-α, IL-6 gibi) üretimini inhibe ederken, anti-inflamatuar
sitokin olan IL-10'un salınımını artırabilir.
Hayvan modellerinde, yüksek yağlı
diyetle beslenen farelerin diyetine bütirat takviyesinin, diyetle indüklenen
obeziteyi (DIO), insülin direncini ve artan enerji harcamasını önlediği
gösterilmiştir.
Bazı çalışmalar, bütirat üreten
bakterilerin (Eubacterium, Fecalibacterium, Roseburia gibi)
obeziteyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Yüksek lifli beslenme, bütirat
üreten bakterilerin üremesini sağlayarak kolon pH'sını düşürebilir ve
mikrobiyotayı olumlu yönde değiştirebilir.
Laktoferrin
"Mucize Molekül"ün Obezite ve
Genel Sağlık Üzerindeki Potansiyeli
Laktoferrin (LF), sütten, özellikle
kolostrumdan elde edilen ve aynı zamanda insan vücudunun böbrekler, akciğerler,
bağırsaklar, karaciğer, tükürük, gözyaşı, kan plazması ve bağışıklık sistemi
hücreleri gibi birçok organ ve hücresinde doğal olarak bulunan çok işlevli bir
proteindir. Bir "mucize molekül" olarak adlandırılan
laktoferrin, sahip olduğu sayısız faydalı özellik nedeniyle modern tıbbın ilgi
odağı olmuştur.
Laktoferrinin temel özelliklerinden
biri, demir iyonlarına yüksek afinitesiyle bağlanma yeteneğidir. Aşırı
demir toksik olabilir ve reaktif oksijen türleri (ROS) oluşumuna yol
açarak oksidatif strese neden olabilir. Laktoferrin, demiri bağlayarak ROS
oluşumunu azaltır ve vücudun antioksidan savunmasını güçlendirir. Aynı zamanda,
demirin patojenler için büyüme ve çoğalma açısından kritik öneme sahip olması
nedeniyle, laktoferrin demiri bağlayarak patojenik potansiyeli önemli ölçüde
azaltır.
Bu antimikrobiyal etki, Gram-negatif
ve Gram-pozitif bakterilere karşı etkilidir, patojenik bakterilerin
biyofilm oluşumunu engeller ve Helicobacter pylori gibi
enfeksiyonların tedavisini destekler. Hatta bazı antibiyotiklerin (örneğin
vankomisin) etkilerini güçlendirir ve antibiyotik tedavisi sonrası bağırsak
mikrobiyotasının dengesinin yeniden sağlanmasına yardımcı olur..
Obeziteyle doğrudan bağlantılı olarak,
laktoferrin lipid metabolizmasını modüle etme, tokluk mekanizmalarını daha iyi
düzenleme ve yağlı karaciğer oluşumunu azaltma yeteneğine sahiptir. Besin
maddelerinin emilimini artırır ve sindirim sistemindeki probiyotik
bakterilerin büyümesini destekleyen bir prebiyotik olarak davranır.
Bu, sağlıklı bağırsak
mikrobiyotasının sürdürülmesi için önemlidir. Ayrıca, laktoferrin vücut yağ
metabolizmasını düzenleyerek obeziteyi sınırlayabilir ve tip 2 diyabetli
hastalarda insülin sinyal yanıtını iyileştirerek glikoz metabolizmasını
düzenleyebilir. Yaşlanma ile ilişkili hastalıkların tedavisinde, tanısında veya
izlenmesinde de faydalı olduğu gösterilmiştir.
Bağırsak Mikrobiyotasını Desteklemek
Bağırsak mikrobiyotasının obezite
ve metabolik bozukluklardaki merkezi rolü göz önüne alındığında, mikrobiyotayı
olumlu yönde modüle etmek, obezite yönetimi için umut verici bir yaklaşım
sunmaktadır. Bu modülasyon, özellikle faydalı KZYA'lar, özellikle de bütirat
üretimini artırmayı ve laktoferrin gibi koruyucu moleküllerin etkisini
desteklemeyi hedefleyebilir.
Diyet Lifi ve Prebiyotikler Diyet lifi, bağırsak mikrobiyotası için
önemli bir fermentatif kaynak olup bütirat gibi KZYA üretimini teşvik eder.
Yeterli lif alımı, bağırsak bariyer fonksiyonunu iyileştirir, inflamasyonu
kontrol eder ve kilo kaybına yardımcı olabilir.
Prebiyotikler, bağırsaktaki faydalı
bakterilerin (özellikle Bifidobacterium ve Lactobacillus
türlerinin) büyümesini ve aktivitesini uyararak sağlığı iyileştiren
sindirilemeyen diyet maddeleridir. Prebiyotik tüketimi, Bifidobacterium
gibi türlerin artışına, LPS düzeylerinin düşmesine, mukozal bariyerin
iyileşmesine ve KZYA üretiminin artmasına katkıda bulunur.
Probiyotikler: Konakçı sağlığını destekleyen
canlı mikroorganizmalardır. Bazı Lactobacillus türleri (örneğin L.
gasseri, L. plantarum) ve Bifidobacterium suşları, obezitede
kilo kaybını teşvik etme, inflamasyonu azaltma ve metabolik parametreleri
iyileştirme potansiyeli göstermiştir. Bu etkiler, probiyotiklerin bağırsak
mikrobiyotasını modüle etme ve dolayısıyla bütirat gibi faydalı metabolitlerin
üretimini etkileme yeteneğiyle ilişkilidir. Laktoferrin de bir prebiyotik gibi
davranarak bu faydalı bakteri popülasyonlarını destekleyebilir [351, 23, 24, 25
in source].
Yaşam Tarzı Faktörleri: Egzersiz de bağırsak
mikrobiyotasını olumlu yönde etkileyebilir; mikrobiyal çeşitliliği ve KZYA
seviyelerini artırarak bağırsak bariyer bütünlüğünü iyileştirebilir ve
inflamasyonu azaltabilir.
NE YAPABİLİRİZ
Bağırsak mikrobiyotasının obezite
patogenezindeki karmaşık ve nedensel rolüne dair kanıtlar giderek
artmaktadır. Mikrobiyota, besinlerden enerji ekstraksiyonu, inflamasyon
düzenlemesi ve iştah kontrolü gibi birçok mekanizma aracılığıyla vücut
ağırlığını ve yağ birikimini doğrudan etkiler.
Özellikle bütirat gibi faydalı
mikrobiyal metabolitler ve laktoferrin gibi çok yönlü koruyucu
moleküller, bağırsak bariyerini güçlendirerek, inflamasyonu
baskılayarak, iştahı düzenleyerek ve metabolik fonksiyonları iyileştirerek
obezite yönetiminde kritik bir rol oynayabilir.
Metabolik olarak sağlıklı bir
mikrobiyota genellikle yüksek lifli, düşük hayvansal yağlı ve düşük hayvansal
proteinli bir diyetle elde edilebilir. Mikrobiyotayı hedef alan beslenme
müdahaleleri ve terapötik yaklaşımlar, obezite ve ilişkili metabolik
bozuklukların yönetiminde umut verici stratejiler sunmaktadır.
Bağırsak mikrobiyotasının karmaşıklığı ve bireyler arası
büyük farklılıklar nedeniyle, bu alanda daha fazla, uzun süreli ve kontrollü
insan çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu araştırmalar, bağırsak mikrobiyotasını
yeniden düzenlemeye yönelik kişiselleştirilmiş beslenme ve farmakolojik
hedeflerin belirlenmesi açısından yol gösterici olacaktır. Gelecekte, bütirat
üretimini artıracak diyet yaklaşımları ve laktoferrin takviyesi gibi bilimsel
temelli müdahaleler, obeziteyle küresel mücadelede önemli bir yer edinebilir.
KAYNAKLAR
• Arslan, N. (2014). Obezite ile
Barsak Mikrobiyotası İlişkisi ve Obezitede Prebiyotikler ve Probiyotiklerin
Kullanımı. Beslenme ve Diyet Dergisi, 42(2), 148-153.
• Çatak, J., Yıldırım Servi, E.,
& Memiş, N. (2021). Obezite ve Mikrobiyota Etkileşimlerine Genel Bakış. Avrupa
Bilim ve Teknoloji Dergisi, 31(Supp. 1), 275-291.
https://doi.org/10.31590/ejosat.935513.
• Durmaz, B. (2019). Bağırsak
mikrobiyotası ve obezite ile ilişkisi. Turk Hijyen ve Deneysel Biyoloji
Dergisi, 76(3), 353-360. https://doi.org/10.5505/TurkHijyen.2019.50375.
• Erkul, C., & Alphan, M. E.
(2020). Bağırsak Mikrobiyotası ve Obezite Arasındaki İlişki. İzmir Kâtip
Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dergisi, 5(1), 35-39.
• Kowalczyk, P., Kaczyńska, K.,
Kleczkowska, P., Bukowska-Ośko, I., Kramkowski, K., & Sulejczak, D. (2022).
The Lactoferrin Phenomenon—A Miracle Molecule. Molecules, 27(9), 2941.
https://doi.org/10.3390/molecules27092941